‘Sadece bir okuma serüveni değil, bir yaşantı’ olarak Homeros

Ilias (İlyada), okuyucularına yalnızca Homeros’un mısralarının gücünü ve bir kahramanın serencamını değil, her insana, her okura ait bir serencamı da sunar. 2000 yılı aşkın süredir farklı çevirilerle okunmakta olan mısralar Prof. Dr. Erman Gören’in Türkçesinde, Homeros’un “söz”üne (epos) sadık ve Eski Yunancadan yapılmış eksiksiz bir çeviri kazandı.

Uzun yıllara yayılan bir emeğin sonucu olan, kapsamlı bir giriş yazısı ve hacimli bir sözlükle zenginleşen çalışma, Everest Yayınları tarafından yayımlandı.

Erman Gören’le Ilias çevirisi üzerine konuştuk.

HOMEROS NASIL BATI EDEBİYATININ ANA KAYNAĞI OLDU?

Homeros’u günümüzde, 21. yüzyılda yaşayanlar olarak neden okumamız gerekiyor sizce?

Bu, hiç de yabana atılmaması gereken, oldukça önemli bir soru bence. “İyi de bu metin bütün Batı edebiyatının kaynak metni” şeklinde bir cevabı eksik ve yüzeysel buluyorum. Evet doğru, Homeros’un mısralarında anlatılan hikayeler, Ilias ve Odysseia’nın hemen hemen bütün mitolojik anlatılara damga vuran o simgeleşmiş sahneleri dünya edebiyatının her yerine sinmiştir. Homeros en az Kitabı Mukaddes kadar edebiyatın hayal dünyasının sınırlarını belirlemiştir. Ancak kanaatimce medeniyetimizin bugün eriştiği seviyede –yoksa gerilediği mi demeli?– Homeros’u yalnızca Batı edebiyatını deşifre eden bir aygıt olarak değerlendirmek metnin sunduğu ufka haksızlık etmek oluyor. Bu ufku idrak etmek için sorulması gereken asıl soru “Homeros niçin Batı edebiyatının ana kaynağı olarak değerlendirildi?” sorusudur. Bunun bir cevabı Homeros’un Eski Yunan insanı için bir tür kutsal kitap muamelesi görmesidir. Homeros destanlarının birer kutsal kitap sayılması, destanda anlatılan menkıbelerin antik edebiyatta ahlaki ders amacıyla birer kıssa olarak sık sık alıntılanmasından bellidir. Ancak Homeros’a Eski Yunan eğitim sisteminin ana ders kitabı olarak da başvurulmuştur. Klasik Atina’da çocuklar sadece terbiyelerini değil, öğrendikleri dili ve edindikleri kelime haznesini de büyük ölçüde Homeros’a borçluydular. Dolayısıyla Homeros destanlarıyla, Antikçağ’daki dilin, antik yaşantının, değerlerin ve inanç sisteminin hepsini birden belirlemiş bir şiir külliyatından söz ediyoruz.

Şüphesiz arkeolojik veri bize Antikçağ insanının tapındığı kültlerin hangi mekanlarda, ne tip bir ikonografiyle kurulmuş bir inanç sistemi oluşturduğunun bilgisini sağlıyor. Ama erken dönemde müminin hangi saiklerle tapınaklara ya da sunaklara gittiğini, hangi motivasyonlarla tanrılara dua ettiğini ancak Homeros’tan öğrenebiliyoruz. Çünkü Klasik Dönem’deki Eski Yunan insanı da nasıl ibadet edileceğinin standartlarını atalarından duyduklarıyla öğrense de, bu öğrendiklerini bizatihi Homeros’tan duyduklarıyla pekiştirdi. Zira Homeros destanları Zeus kültünün kurucu metinleridir. Bu kurucu rol, sadece inanç sisteminde değil, hayatın her alanında da geçerlidir. Antikçağ’da insanın kendi hayatını kurmak üzere en büyük dayanağı Homeros olmuştur, bu belirli açılardan Hesiodos için de geçerlidir. Ancak Hesiodos’un poetikasındaki yönelimler de Homeros’a nazirelerle doludur.

Dolayısıyla Homeros’u okumakla Antikçağ insanının hayatına bir bütün olarak nüfuz edebiliriz gibi görünüyor. Günümüz insanına bu ne kazandırır?

Tam da söylediğiniz gibi, sadece Homeros’un anlattığı dönemde insanlarının nasıl yaşadığını değil, destanları kılavuz edinen insanlarla çağlara yayılan bir değer sisteminin içine giriyoruz bu okuma uğraşı sayesinde. Nihayetinde dünyanın en büyük fatihleri olarak Büyük İskender’e, hatta Fatih Sultan Mehmet’e bile ilham kaynağı olmuş bir metin Ilias. Cesaret, merhamet, adalet ne demek Batı aristokrasisi tarafından büyük ölçüde Ilias’ın mısralarının rehberliğinde tanımlanmıştır. Ancak Homeros destanlarının sadece Batı’yla organik bağı olduğu fikri de ideolojik bir tahakkümün sonucudur. Zira Homeros’ta karşımıza çıkan pek çok yaşam pratiğinin karşılığı Kıta Avrupası’ndan ziyade Akdeniz’in kıyılarında, Anadolu topraklarında, Mezopotamya’da ve Levant’ta bulunur. Homeros’taki misafir ağırlama biçimi her ne kadar Latinlerin adetleriyle birbirini takip eden bir devamlılık arz etse de, asıl kökler Mezopotamya ve Levant halklarının uygulamalarına kadar takip edilebilir. Örneğin Ilias’ın 9. kitabında Agamemnon’un elçileri olarak Akhilleus’un barakasına gelen Odysseus, Phoiniks ve Aias’ın misafir olarak ağırlanma biçimi ile Tevrat’taki İbrahim’in melekleri ağırlaması sahnesi arasında bariz benzerlikler vardır. Bu kaynaklara Hindistan’ın devasa destanlarını da ekleyebiliriz. Gerek söyleyiş biçimleri gerek temalarıyla Hint destanları Ilias ve Odysseia’yla belirgin benzerlikler taşır. Keza Homeros’un tarif ettiği cenaze ritüellerine en yakın uygulamaları Geç Tunç Çağı’nda Hitit’te gözlemleriz.

Dolayısıyla Homeros’un hikaye ettiği destanlar bütün unsurları birbirinden ayrılmaz bir şekilde kaynaşmış bir hayatın ya da bir medeniyet modelinin ayrıntılarını verir bize. Bu medeniyet modeli sanılanın aksine öyle siyasi yahut coğrafi hudutlarla pek de sınırlandırılabilir durumda değildir; ne de belirli bir ataya dayandırılan bir kavmin tekelindeki bir kültür olarak nitelenebilir Homeros’un destanlarında anlatılan hayat. Maksadım bu hayatı romantize etmek ya da tanımlanamaz bir çerçevenin içine hapsetmek değil, bilakis Homeros’un pek çok kökten beslenen, dallarını da oldukça geniş bir alanı örtmek üzere büyüten iki dev ağaca benzeyen destanlarını, ideolojik tahakkümün prangalarından bir nebze azade kılmak.

‘DANTE’NİN İLAHİ KOMEDYASI HOMEROS’UN ODYSSEIA’SININ KÜTÜĞÜNDEN FİLİZLENDİ’

Ne türden ideolojik prangalar bunlar?

Bu konuyu Klasik Düşünce Okulu’nda gerçekleştirdiğim seminerlerin üçüncüsünde daha ayrıntılı ele almıştım. Burada özet bir şekilde ifade etmeye çalışayım. Homeros destanları gibi köklü kökenli metinler siyasi meşruiyet için zemin oluşturma imkanı tanıdığından erken dönemden itibaren muktedirlerin ilgi odağı olmuştur. Daha MÖ 6. yüzyılda Atina tiranı Peisistratos ve hanedanının özel ilgisine nail olması beyhude değildir. Halen Homeros’a ilişkin metin eleştirisinin önemli bir kısmı metne yapıldığından şüphe edilen çoğu Atina siyasetini destekleyen eklemeleri ayıklamakla ilgilidir. Homeros’un Panhellenik dünyada yayılmasıyla, kahramanlara ait olduğu düşünülen eşya birer “kutsal emanet” muamelesi görmüş, siyasi üstünlük iddiası için kullanılmıştır. Büyük İskender’in bir fatih olarak Ilias’a ve bir kahraman olarak Akhilleus’a olan hayranlığı aşikardır. Keza Büyük İskender’in ardılları olan Hellenistik hanedanlar Homeros’un metninin filolojik yöntemle tashih edilebilmesi için ciddi masraflar edip Mouseion gibi devasa müesseselerde uzmanlar istihdam etmişlerdir. Peki, sahihlik niçin özellikle Homeros’ta arandı? Neticede tarihi vesikaların yok denecek kadar az olduğu bir dönemde, coğrafi, tarihi ya da siyasi bütün veriler Homeros’a dayandırılıyordu. Dolayısıyla herhangi bir kökensel iddiaya dayanak olabilecek tek kaynak Homeros’tu. Zaten muktedirlerin bu ilgisi Eski Yunan toplumuyla da sınırlı kalmadı. Iulius Caesar’ın evlatlığı ve ilk Roma imparatoru olan Augustus’un hanedanı için kurucu Aineis destanını kaleme alan Vergilius açıkça aynı membadan, yani Homeros’tan beslenmişti. Dante’nin İlahi Komedya’sı Hıristiyan kökleri kadar, Vergilius’un ve dolayısıyla Homeros’un Odysseia’sının kütüğünden filizlendi. Bu destansı yönelimleri sadece şairlerinin edebi zevkiyle ilişkilendirmek bence safdillik olur. Nihayetinde en eski köke dayanan, en eskinin meziyetlerinin mirasçısıdır. Tıpkı Aineias örneğinde olduğu gibi, en köklü olan Ilias’ta adı geçen bir kahramanın soyu Latinler’in örneği gibi siyasi meşruiyet iddiasında bulunabilir duruma geçer.

Peki, tarih sahnesinde Homeros’a yönelik ideolojik bir ilgi bu denli yoğun bir şekilde devam etti mi?

Belki daha da yoğunlaşarak devam ettiğini söyleyebilirim. Daha erken dönemden Homeros’un alımlanışını takip ettiğimizde, hemen hemen aynı ideolojik ilgiyle karşılaşırız. Batı dünyasındaki örneklerinden de ziyade Doğu’daki örnekleri çok daha ilgi çekici benim için. Sanıldığının aksine Homeros’un genel olarak edebi söylemi ve muktedirlerin kendi meşruiyetini dayandıracağı mitolojik anlatıların yaklaşımını belirlemesi Doğu’ya kadar uzanmıştır. 11. ve 12. yüzyıllar arasında nesir biçiminde kaleme alınan ve Ebu Tahir Tarsusi’ye atfedilen Darabname başlıklı destansı anlatı bu konuda oldukça parlak bir örnek. Darabname gerek söyleyiş özellikleri gerek ana hikayenin kuruluşu yönünden Homerosçu mısralarla ciddi benzerliklere sahiptir. Doğrusu Anadolu’da Farsçayı yazı dili olarak kabul eden Türk kökenli topluluklara hitap ettiğinden Darabname eski Türk edebiyatı ve şarkiyat uzmanları tarafından bugünkü bakış açımızla daha yakından incelenmeyi fazlasıyla hak ediyor. Keza Dede Korkut’taki tek gözlü Tepegöz’ü Odysseia’daki Kyklops Polyphemos’la ilişkilendirmek mümkündür. Bunları sadece birer edebi etkileşim olarak nitelemeyi yadırgıyorum. Neticede destanların yarattığı mit örgüsü şöyle ya da böyle bir siyasi meşruiyetin zemini olur. Dolayısıyla yeni bir meşruiyet arayışına giren muktedirin zaten bilinen, kök salmış mitlerin –kimi zaman bilinçli kimi zaman bilgi birikimine nüfuz ettiğinden kendiliğinden– desteğini almasından daha kestirme bir yol olamaz.

Bütün bu alımlama modelinin oldukça benzerini Hint destanları Mahabharata ve Ramayana’nın Babürşah döneminde Farsçaya çevrilmesi sürecinde de gözlemleriz. Hint destanlarındaki kraliyet mensupları ve tanrılar Babürşah rejiminini yöneten şahlarla özdeşleştirilmiştir. Rönesans Hümanizmi ve Avrupa Aydınlanması’nın Homeros metinlerine ilgisi 18. yüzyılda tarihselciliği tartışan Christian Gottlob Heyne ve Friedrich August Wolf gibi figürlerle klasik filoloji geleneğinin yerleşik bir hal almasını sağlamıştır. Ulus devletlerin yükselişi siyasi bağımsızlık savaşlarının Ilias’taki çatışmayla ilişkilendirilmesine neden olmuştur. Postkolonyal siyaset Homeros destanlarını açıkça sömürgelerini tahkir etmek üzere kullanmıştır. Neticede okumanın doğasında var bu. Eninde sonunda her okur kendinden bir parçayı okuduğunda bulma gayesine kapılır gider, bunu bilinçli bir şekilde yapsa da yapmasa da.

İlyada, Homeros, Çevirmen: Erman Gören, 840 syf., Everest Yayınları, 2024.

‘KLASİK ATİNA FELSEFESİ HOMEROS’LA CİDDİ BİR ŞEKİLDE HESAPLAŞMIŞTIR’

Homeros’u çevirmeden önce, siz de bir okur olarak orijinal dilinden okuduğunuza göre, Homeros’u okumak nasıl bir deneyim sizin için?

Homeros’un bize, yani modern insana sunduğu sadece bir okuma serüveni değil, bilakis her yönüyle müesses bir yaşantı. Yaşantı mefhumu Eski Yunanca’da ethos kelimesiyle ifade edilir. Ethos bir “yaşama biçimi”ni ifade eder ama etimolojisini kurcalarsanız ardında hayatı belirli bir çerçeveye oturtan ve kişiyi kendi evinde hissettiren alışkanlıklarla ilişkilidir. Homeros’un sunduğu hikayeler Eski Yunan insanın kendini evinde hissetmesini sağlayan alışkanlıklar oluşturmasının zemini haline gelmiştir. Bu alışkanlıklar geleneğe dayanan yaşantının köşe taşlarını oluşturup toplumun genel geçer kanaatlerinin belirleyicileri olmuştur. Bu nedenle Pindaros bile değişen yaşantının gereklerine uyarak, Homeros’a itirazlar yöneltmiş, hatta onu aldatıcı şeyler söyleyen biri olarak nitelemiştir. Diyaloglarında ısrarla alıntılamasına, küçüklüğünden beri bir kutsal kitabın ayetleri gibi bellediği mısralarını daima sözlerinin arasına yerleştirmesine rağmen, Platon’un sofistlerden de çok mücadele ettiği kutup yıldızı Homeros’tu. Zira Klasik Atina toplumunun yaşantısını köklü bir şekilde değiştirmek, insanların Homeros’la kurduğu bağları sorgulamaya yöneltmekle mümkündü. Bu bakış açısından Sokrates öncesi düşünürlerle birlikle Klasik Atina felsefesi Homeros’la ciddi bir şekilde hesaplaşmıştır. Peki bunu neden yaptılar? Bütünüyle Homeros’u dışlamak için değil, yeni yaşantıya uygun değerleri inşa etmek için doğru zeminin temellerini atabilmek amacıyla. Nitekim Sokrates’in Savunması’nda Sokrates kendisini şan kazanmak için ölümü göze alan Akhilleus’a benzetirken, Platon’un Homerosçu değerlerin sınırlarını çizdiği yaşantıyı büsbütün reddetmediğini belgeler. Dolayısıyla Antikçağ’ın insanı Homeros’ta bir edebi güzelliğin gönül okşayıcılığı kadar, yerli yerince bir yaşantıyı kurmanın ilkelerini sunduğunun farkındaydı. Bir okur olarak bu irtibatı fark ettiğiniz anda Homeros’u okumanın belirli bir yaşantı ve değerler sistemini anlamaya imkan tanıdığının da bilincine varıyorsunuz.

Homeros’un sunduğu bu “yaşantı” Antikçağ insanının gündelik hayatında tam olarak nasıl karşısına çıkıyordu?

Eski Yunan insanı için Homeros’un mısraları hakiki bir yaşantı sunuyordu. Hakikiliği bu yaşantının hayatın yer yanına sinmiş olmasından kaynaklanıyor. Dini hayatla iç içe bir Hıristiyan ailenin çocuğunun oyun niyetine karıştırdığı Kitabı Mukaddes’ten hikayeler anlatan resimli kitaplar nasılsa, Homeros kahramanlarının kulaklarına çalınan maceraları da Antikçağ’ın çocukları için öyleydi. Sadece ninelerin dedelerin anlattığı hikayelerle ya da Klasik Dönem şenliklerindeki profesyonel icralarla değil, Homeros’un kahramanları gündelik hayatın her yerindeki sanat eserleriyle, heykel, kabartma, duvar resmi gibi nice biçime bürünerek insanların muhayyilesine kazınıyordu. “Şarkılar seni söyler” der ya eski bir şarkı, Antikçağ’da şarkılar kimi zaman adlı adınca kimi zaman ucundan kıyısından ama daima Homeros’u söylerdi. Homeros’un sadece adı değil, anlattığı o kadim yaşantı da “dillerde nağmeydi”. Bu nağmenin Antikçağ’da okuryazar insanın hayatına bir tür ahenk oluşturduğunu da söyleyebilirim. Klasik Dönem Atinası’nda okuryazar, görmüş geçirmiş insana mousikos derlerdi. Şüphesiz bu müzisyen anlamına gelmiyordu, mousikos daha ziyade medeni hayatın müziğiyle bir ahenk tutturmuş dolayısıyla bunun için gerekli olan şairane tınıdan haberdar olan biri demekti. Homeros’u okumuş olmak, bunun doğal bir sonucu olarak onun kıssalarına vâkıf biri olarak kendi yaşantısını oluşturabilmiş biri olabilmek mousikos olmanın olmazsa olmazıydı.

Peki bu yaşantının modern hayatın karmaşası içindeki bizlerle nasıl bir ilişkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Homeros’un Antikçağ insanına sunduğu yaşantı daha Klasik Dönem’de (MÖ 5.-4. yüzyıl) kimilerinin özlediği, kimilerinin değişimin önünde engel gördüğü bir hatıra haline gelmişti. Hellenistik edebiyatın destansı anlatılarına bakıldığında (örneğin Kallimakhos’un Hekale’sine ya da Rhodoslu Apollonios’un Argonautika’sına) kahraman algısının ve tasvir edilen gündelik yaşantının imparatorluk siyaseti altındaki geniş kitleler için büyük ölçüde değiştiği ya da belki de değiştirilmeye çalışıldığı gözlemlenir. Ancak aynı dönemin Büyük İskender’i ya da kendisinin ardılları Hellenistik hanedanlar Homerosçu edebi üsluba ve kahramanvari yaşantıya krallara özgü değerleri yaşatmak üzere sahip çıktılar. Bu bir yandan özlenen öte yandan yavaş yavaş uzaklaşıldığı fark edilen yaşantı Homeros’un Batı edebiyatındaki alımlanışının tarihini de verir bize. Nitekim benzer şekilde modern insan bir açıdan Homeros’un sunduğu yaşantıdan ne kadar uzaklaşmış olduğunun bilincinde olsa da, eski bir yadigarı özler gibi Akhilleus’un ya da Hektor’un kahramanlıklarını idealize eder. Hekabe’nin evladı için matemini kendi acılarıyla, Helene’nin hemen herkes tarafından dışlanmışlığını kendi modern yabancılaşmasıyla özdeşleştirir.

Hem bize bu kadar uzak hem de bir o kadar da yakın olan Homerosçu yaşantı günümüzde “ekolojik” diye tabir edebileceğimiz bir bakış açısının esaslarını sağlar bize. Nitekim Homeros’un kahramanları en az savaş meydanındaki yiğitlikleri kadar, ölümlüler ve ölümsüzlerle, yeryüzündekiler ve gökyüzündekilerle ahenkli olmalarıyla meşhurdur. Akhilleus sadece kestiği kurbanlar, tam zamanında tanrılara sunduğu sıvı takdimeler, yerli yerinde ifade ettiği yakarışları sayesinde ölümsüzlerle olması gerektiği gibi ilişkiler kurmakla kalmaz. Bunun yanı sıra Agamemnon’la yaşadığı bütün sürtüşmelere rağmen, acılı baba Priamos’a gösterdiği merhamet ve hürmetle de kahramancı değerlerin taşıyıcısı olur. Bu tam da hem ilahi hem dünyevi olanla kurduğu ahenkli ilişkiyi ortaya koyar. Bu nedenle Akhilleus’un kahramanlığı sadece savaş zamanında cesaretin değil, barış gerektiğinde de merhametin ve ferasetin timsalidir. Bu ahengin içinde Akhilleus’un bir kahramana yakışır şekilde raks etmesi, şarkı söylemesi ve müzik aleti çalması da vardır. İlahların içkin olduğu doğayla bütüncül bir ahenge göre uyumlu olduğunu çeşitli meziyetleriyle belgeler Akhilleus. Buna, neden “ekoloji” diyorum? Ekoloji, organizmaların diğer organizmalarla ve etraflarındaki fiziksel ortamla nasıl etkileşim içinde olduklarının tarifini bize sağladığı gibi, Homerosçu hayat da ilahi olandan pay alan kahramanın ilahi olanın her yana sindiği doğayla nasıl bir etkileşimde olduğunun resmini sunar bize. İnsan tanımının organizmaya indirgenmiş olması aynı modelin her iki evrende de geçerli olduğu gerçeğini değiştirmez.

‘HOMEROS, BUGÜNKÜ İNSANA BİR AÇIDAN YAŞANABİLİR BİR YAŞANTI MODELİ SUNABİLİR’

Peki ilahi olanla tam olarak neyi kastediyorsunuz? Bu dini bir yaşantıyı mı ifade ediyor?

İlahi olanın erken Yunan dinindeki karşılığı günümüzde semavi dinlerin kadir-i mutlak Tanrı anlayışından bir hayli farklıdır. Zira ilahi olan büyük ölçüde panentheist, yani her şeye içkin bir şekilde doğanın içindedir, üstünde yahut ötesinde değil. Bu içkinlik ilahi olanı dağılabilir, bozulabilir ya da daha terminolojik söylenişiyle “ölümlü” kılmaz. Ölümsüz olanla ölümlü arasındaki bariz farklılık ölümlünün tabir caizse bir tür “korku ve titreme”yle doğa karşısında tedirgin olmasına neden olur. Bu tedirginlik ölümsüzün cezalandırıcılığının korkusundan ziyade, ahengin bozulmasıyla talihin sapmasından duyulan endişesinden kaynaklanır. Dolayısıyla Eski Yunan insanı için doğada her şey yerli yerindedir, vahşi bir kurdun saldırganlığı ile bir meşe ağacının rüzgârın önünde salınışı aynı ahengin sonucudur. Dolayısıyla kahramanın avda köşeye sıkıştırılmış bir yaban domuzu gibi direnişi de avcıların cesaretle canavar bir etoburun üzerine atılışı da aynı kozmik düzenin güçlerinin dengesini ortaya koyar. Bu nedenle ilahi olan sadece bu düzenin devamlılığının, yağmurun zamanında yağmasının, çığın düşeceği zaman düşmesinin garantörüdür, her şeyin bireyin istediği gibi olmasının değil. Eski Yunan insanı ancak bu ahengin işleyişine uygun yaşadığında talihinin yaver gideceğinin, kendi söyleyişleriyle bahtiyar ya da eudaimōn olacağının bilincindedir. Unuttuğumuz bir ahengi bambaşka bir dille, arkaik mefhumlar ağıyla anlatan Homeros, böyle bir bakış açısıyla okunursa bugünkü insana bir açıdan yaşanabilir bir yaşantı modeli sunabilir.

Bugünkü müesses dinlerin ibadet pratikleri düşünüldüğünde, buna dini bir yaşantı demek zor ancak bütünüyle seküler demek de mümkün değil. Homeros’un kahramanın kimliğinde sunduğu yaşantının eşsizliği buradadır. Kahramanın ilahi olanla ilişkisi müesses Zeus kültünün çatısı altındadır; ancak her yönüyle kişinin karşılaşmalarıyla yeni bir şekil alan kendine özgü bir ahenge dayanır. Zeus’un dahi tabii olduğu Moiralar ya da Nasip Tanrıçaları bu özgün dengenin görünür hale geldiği aktörler olarak belirir. Dolayısıyla bugün ekoloji çerçevesinde organizmanın yaşamıyla kurduğumuza çok benzer bir denge Homeros’un sunduğu hayatta ilahi olanların etkinliğiyle kurulur.

(KÜLTÜR SANAT SERVİSİ)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir